Edebiyat Sosyolojisi


Creative Commons License

Taşdelen V.

Yazmak Eylemi: Varoluşun kendine Dönüşü, Alver, K., Editör, Hece, Ankara, ss.47-62, 2012

  • Basım Tarihi: 2012
  • Yayın Evi: Hece
  • Basıldığı Şehir: Ankara
  • Sayfa Sayısı: ss.47-62
  • Editörler: Alver, K., Editör

Özet

Farklı türde yazılar vardır. Edebi ve bilimsel yazılar bunlardan ikisidir. Edebi yazı, sözün güzelleştiği, estetik bir değer olarak öne çıktığı yazılardır. Denildiği gibi, “özneli yazılar”dır onlar. Yazar, yazının her bir sözcüğünde, her bir cümlesinde kendi bakışını ortaya koyar; sözcük seçiminden düşüncelerin dile getirilmesine varıncaya değin yazsının öznesidir. O şekilde bakmayı, o şekilde görmeyi, o şekilde görünmeyi tercih etmiştir. Parmak izi gibidir yazı. Ve her yazar kendi parmak izini basar beyaz kâğıdın üstüne, dünyaya kendi yazısından bakar. Bilimsel yazılar, edebi yazının özelliklerini taşımaz, “güzellik” değerini değil, “doğruluk” değerini esas alır onlar. Bilim adamı, mümkün olduğu kadar paranteze alır kendisini, kendi duygularını, kendi bakış açısını; anlamı en aza indirger. Söyledikleri, evrenselliği ve nesnelliği ile dünyanın her yerinde söylenebilecek türden ifadelerdir. “Bana göre”, “bence” gibi söyleyiş biçimlerine yer yoktur onlarda. Söz konusu olan yazarın kendi bakış açısı değil, bilimin bakış açısıdır. Bir üslup ve estetik değer ortaya koyma peşinde değildir o. Yalnızca bir hakikati ifade etmek istemektedir.

Bilimsel yazılarda yazarın yaşam deneyimleri, duyguları, heyecanları, düşünceleri ve ümitleri yer almaz. Onları şu kişi değil de bu kişi de söyleyebilirdi. Oysa bir roman, ancak kendi yazarı tarafından yazılabilir. Bir şiiri, ancak kendi şairi yazabilir. Bu husus resim, müzik ve sinema eserleri için de geçerlidir. Bu tür yazılar, bir ben algısı üzerinden, bir bakış açısı ve dünya tasavvuruyla ortaya çıkarlar, varoluşu bu algı üzerinden seyrederler. Bu kategoriye belirli ölçüde felsefe yazıları da dâhildir. Ama filozof yazıdaki güzelliği arayan kişi değildir. O, deneyimlerini ve duygularını çoğu kez belli etmez. Kendisini aklın işleyişine bırakır, varlığı aklın gözüyle seyreder. Evreni akılla okuma, akılla kavrama ve akılla açıklama çabası güder. Sanat ve edebiyat akıl dışı mıdır peki? Tabii ki bu söylenemez. Zira onlar da aklın işleyiş kurallarına uygun bir tarzda kurgulanır, yansıttıkları varoluş durumunun rasyonel bir dokusu vardır. Bu rasyonel dokudan ötürü onları anlayabiliriz. Ama onlar varlık gerekçelerini “akılsal” oluşlarından almazlar. İnsan, yazıda bir bütün olarak otaya çıkar. Bu bütünlüğün içinde akıl da vardır, gönül de. Varoluş içinde mümkün ve muhtemel olan her şey sanatın ve edebiyatın konusu olabilir.