Tefekkür Geleneği Açısından Nasreddin Hoca Fıkraları


Creative Commons License

Taşdelen V.

Temrin, ss.6-10, 2009 (Hakemsiz Dergi)

  • Basım Tarihi: 2009
  • Dergi Adı: Temrin
  • Sayfa Sayısı: ss.6-10

Özet

Sözlü gelenekte, okuyarak yazarak bulunduğu konuma gelen, olduğu kimseyi olan bir tipten, bir karakterden söz edemeyiz. Keloğlan’ın “keloğlanlığı”, Hacivat’ın “hacivatlığı”, Karagözün “karagözlüğü”, Temel’in “temelliği”, hatta Yunus’un “yunusluğu”, Aşık Veysel’in “veyselliği” okuyarak yazarak edinilmiş sıfatlar değildir. Aynı şekilde Nasreddin Hoca’nın “hocalığı” da onun doğasında vardır. Yaşadığı koşullar, ondaki bu yeteneğin ortaya çıkmasını ve gelişmesini sağlamıştır. Dolayısıyla “hocalık”, Nasreddin Hoca’nın belirli bir yaştan sonra edindiği bir sıfat, okuyarak öğrenerek elde ettiği bir meziyet değildir. Aksine ömrünün her döneminde “Hoca”dır o; çocukken olduğu kadar gençlik döneminde de, gençken olduğu kadar ihtiyarlığında da. Bu durumu, onun farklı dönemlerinde geçen fıkralardan anlayabiliriz. Sözgelimi, babasıyla değirmene gitmesi çocukluğunu, evlenmesi gençliğini, çocuğu ile şehre gitmesi olgunluk dönemini, rüyayı iyi görmek için gözlük kullanması yaşlılık dönemini anlatır. Farklı dönem, farklı ruh halleri ve yaşantılara karşın, her zaman Nasreddin Hoca’dır o. Hatta “Hoca” olan sadece kendisi değildir; onun varoluş çevresinde buluna kişiler de doğrudan ya da dolaylı olarak onun hocalığına destek verirler, hatta kendileri de bir miktar “Hoca”dırlar, “hocalık” özünden pay alırlar.

Fıkralar, mizah sanatının temel unsurlarıdır. Eğitici, düşündürücü özelliği her ne kadar ön planda olmasa da, aslında her fıkrada fark ettirmeden terbiye eden, hissettirmeden ders veren, ama belirgin bir şekilde olgunlaştıran düşünsel bir öz de vardır. Kişi fıkraya gülerken, aslında yapılmaması gereken bir işe, söylenmemesi gereken bir söze, düşülmemesi gereken bir duruma güler. Fıkra düşüncenin sert, buyurgan, ya da düz bir ifade ile değil, kırıcı olmaktan uzak, incelikli bir tutumla verilmesini sağlar. Burada nükte ile düşünce bağdaşmış haldedir. Hangisinin daha önce geldiğini, fıkranın hangisine daha çok hizmet ettiğini kestirmek güçtür. Dolayısıyla, fıkralar düşünceyi, “ders”i, doğrudan değil dolaylı şekilde, açık bir tarzda değil belirli “misal”ler üzerinden verirler. Düşünce, nüktenin içinde örtük halde bulunur, her zaman yeniden ve açıkça ifade edilmeye ihtiyaç duyar. Onu kendi açısından görmek, kendi koşulları içinde anlamak dinleyiciye kalmıştır. Kişi aslında gülerken bir “düşünce”ye, bir “ders”e, bir “hisse”ye (hem de kendi hissesine) güldüğünün farkındadır. Gülme başladığında ders de başlamıştır. Bu nedenle onun gülmesi, tam bir gülme değildir aslında, bir “anlama”, bir “düşünme” biçimidir de. Bu durum, düşünceyi kendisi anladığı, kendi diliyle ifade ettiği, kendi dersini kendisisi çıkardığı için daha birincil bir deneyimdir kişi için; doğrudan onun kendisine aittir. Bu özellikler, fıkraların, diğer pek çok boyutunun yanında “tefekkür geleneği” açısından da incelenebilir olduğunu gösterir.