Yazgının Şiiri: Yitik Cennete Ağıt


Creative Commons License

Taşdelen V.

Yedi İklim, ss.67-72, 2000 (Hakemsiz Dergi)

  • Basım Tarihi: 2000
  • Dergi Adı: Yedi İklim
  • Sayfa Sayıları: ss.67-72

Özet

İnsanın yeryüzüne sürülmüşlüğü, yirminci yüzyılın buhranlı günlerinde, yüzyıllar boyunca süren teolojik yorumlara ek olarak, yiten değerlerin, eriyen geleneğin, yaşanan korku ve yıkımların kaosunda; edebiyatta, sanatta ve felsefede yeniden ilgi merkezi haline geldi. Yeryüzünde bulunuşunun anlam ve değeri sorgulanırken, insanın atılmışlığı, varoluş sorununun önemli temalarından birini oluşturdu.

Cennet, insanoğlunun yitirdiği ilk güzelliktir. İşlediği suçtan ötürü Tanrı Katı’ndan yeryüzüne sürülen insanoğlunun yazgısı, Aziz Aguztunus’un da dediği gibi gerçek bir ayrılıktır ve yeniden Tanrı Katı’na ulaşıncaya değin yürek tedirgin kalacaktır. Aşk sözkonusu olduğunda ise, güzelliğin karşı konulmaz gücü, yüreği yerinden oynatarak, zorlu dünya yolunda, bedenin onca ağırlığına karşın yitik evrene doğru kanatlandırmaya yeter. Ancak, yitirilen her güzellik, yer yüzünde bile olsa, insanı cennetten biraz daha uzağa kor. Pek çok şiirin oluşumunda, bu öykünün izini sürmek mümkündür. Güzelliğin yitirilmesiyle yüreği mekan tutan boşluğun, yaşamın yaşanmaması konusunda yaptığı ağır etki, hali belirleyerek şiirin oluşumuna olumlu bir katkı olarak ulaşır.

Sezai Karakoç’un şiirini böyle bir giriş altında değerlendirmek mümkündür. 1951’de buruk bir seslenişle, ‘Uçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım’ diyerek yüzünü bize dönen şair, Gün Doğmadan’la, davasa bir şiir anıtı dikti. Bu sesleniş, yarım asırlık şiir yaşamının yazgısını da dışa vurur gibidir: uçurtma gelin duvağından esen rüzgarla yırtılmış ve şiir başlamıştır. Şiir bize, öykünün başladığını değil, bittiğini haber verir. Bitmiş, şiirde bir anı olarak değil, daha çok yaşanan hal olarak ortaya çıkar. Karakoç’un şiiri ‘bitmişin’, ancak ‘gelip geçmemişin’ şiiridir. Bitmiş, süreği olan bir şeydir. Dönüp dolaşıp gelinen yer, geçmişin tam da merkezidir. Orada ‘geçmez gençliğin’ sesi vardır ve kendisini anımsama şeklinde bugünün sahiline vurur; geçmiş bugüne, bugün geçmişe taşınır. Anımsama, giderek bir yaşam biçimi, bir varoluş haline gelir. Hayal yoktur artık, yalnızca anımsama vardır. Hayal, yitik cenntle yitip gitmiştir. Anlamlar omuzlanıp meydanlara çıkılmış, hayaller ise taşların kırılması gibi kırılmıştır. Hafızada vardır ne varsa; herşey oradadır; orada durmakta ve muhafaza olmaktadır. Anımsama benliği tümüyle sarar ve şiir ‘zalim anıların azap sesi’ olarak ortaya çıkar. Şair, anılardan bal devşiren arı gibidir. Bu bir parçacık yaşam, anıtsal nitelikte şiirlerin doğmasına yetmiştir....